“Her Pazar Gelen Çiçekler Aile Sırrını Ortaya Çıkardı”

Her pazar tam öğlen, verandamda imzasız bir notla birlikte bir buket beliriyordu: “Oğlumu büyüttüğün için teşekkür ederim.” Tek bir çocuğum vardı ve bu mesajın hiçbir anlamı yoktu. Dördüncü haftada çiçekleri içeri almayı bırakıp pencerenin önünde beklemeye başladım. Her pazar tam öğlen, verandamda çiçekler beliriyordu. İlkinde bir teslimat görevlisinin hata yaptığını sandım. Yanlış ev, yanlış anne, yanlış her şey. Kapı paspasının yanında küçük bir beyaz zambak demeti duruyordu. İçine katlanmış bir kart sıkıştırılmıştı. “Oğlumu büyüttüğün için teşekkür ederim. Sana hep minnettar kalacağım.” İsim yoktu. Numara yoktu. Başka hiçbir şey yoktu. Benim tek bir oğlum vardı. Mert. Yirmi dört yaşında, yüksek lisansını bitirmek üzereydi. Zekâsı bazen başına bela olacak kadar parlaktı. Onu ben taşımıştım. Acının, paniğin ve pazarlık gibi edilen duaların içinden ben geçmiştim. O halde kim bana oğlunu büyüttüğüm için teşekkür ediyordu? Ertesi pazar yine çiçek geldi. “Birini ara. Kamera tak.” Buket farklıydı ama el yazısı aynıydı. Mesaj aynıydı. Sanki bir ritüeldi. Mert’e fotoğrafını gönderdim. “Bu sen misin, tuhaf bir şey yapıyorsan söyle?” Hemen aradı. “Anne, hayır. Bu ürkütücü.” “Bir hata sandım. Ama ikinci hafta oldu.” “O zaman dokunma onlara,” dedi. “Birini ara. Kamera tak.” Mutfak lavabosundaki çiçeklere baktım. “Eğer ortaya çıkarsa yalnız dışarı çıkmayacaksın.” “Sadece çiçek,” dedim ama sesim pek emin çıkmadı. Üçüncü pazar artık bunun zararsız olduğunu kendime söylemeyi bıraktım. Dördüncü pazar bekledim. Mert o hafta sonu evdeydi ve arkamda duruyordu. “Gelirse yalnız çıkmayacaksın,” dedi. “Ben çaresiz değilim,” dedim. “Biliyorum. Ama endişelenmeye hakkım var.” Tam öğlen bir kadın bahçe yolundan yürüdü. Elli yaşlarının ortalarında. Saçları düzgün. Yumuşak bir kazak giymişti. Elindeki buketi kırılacak bir şey taşır gibi tutuyordu. Gitmeden önce kapıyı açtım. “Affedersiniz,” dedim, istemeden yüksek sesle. Bana döndü. Aynı anda hem sakin hem de üzgündü. “Sürekli bana teşekkür ediyorsunuz. Ne için?” “Özür dilerim,” dedi. “Neden bunları bırakıyorsunuz? Siz kimsiniz?” Yutkundu. “Benim adım Elif.” Mert arkamda kapı eşiğine çıktı. “Ne için?” dedim notu kaldırarak. “Ne için teşekkür ediyorsunuz?” Elif çiçeklere baktı. “Onu sevdiğin için.” “Ne diyorsunuz siz?” Kalbim göğsüme vuruyordu. “O benim oğlum.” Elif’in gözleri doldu. Başını bir kez salladı. Sonra çok alçak bir sesle şunu söyledi: “Mert’in doğduğu gün ne olduğunu Murat’a sorun.” Mert öne eğildi. “Ne diyorsunuz siz?” Elif onun sesinden irkildi ama gözlerini benden ayırmadı. “Bir şey almak için gelmedim,” diye fısıldadı. “Sadece… artık susamadım.” “Lütfen. Ona sorun.” “Neye susmak?” diye sordum. Elif’in dudakları titredi. “Gerçeğe.” Bir adım geri attı. “Elif!” diye seslendim. Başını bir kez salladı. “Lütfen. Ona sorun.” Sonra omuzları kasılmış halde bahçe yolundan uzaklaştı. Titreyen ellerimle Murat’ı aradım. Mert bana baktı, yüzü bembeyazdı. “Anne… bu neydi?” Mantıklı bir cevabım yoktu. Sadece eski bir anı vardı. Kenarları parlak, ortası sisli. Ambulans ışıkları. Bir maske. Sayılar bağıran birileri. Göğsümde sert bir korku. Sonra hiçbir şey. Murat ikinci çalışta açtı. “Ayşe—” “Elif evime geldi,” dedim. Sessizlik. “Mert doğduğunda ne oldu?” Yavaşça nefes verdi. “Zor bir doğumdu.” “Onu değil. Gerçeği. Söylemek istemediğin şeyi.” Mert telefonu elimden aldı. “Baba, Elif kim?” Murat sustu. “Telefonu ver,” dedi. “Hayır,” dedi Mert. “Konuş.” Kırk dakika sonra Murat kapıdaydı. Kapının eşiğinde, içeri girmeye hakkı olup olmadığını bilmez gibi duruyordu. Mert koltukta, dirsekleri dizlerinde, gözleri babasına kilitlenmişti. Ben ayakta kaldım çünkü oturmak pes etmek gibi geliyordu. “Anlat,” dedim. Murat yere baktı. “Ayşe… bilincin kapalıydı. Kan kaybediyordun. Seni kurtarmaya çalışıyorlardı.” Oda etrafımda kayboldu. “Bebek?” diye fısıldadım….

devamı sonraki sayfada…