Hayat Şartları

Mektupların üzerindeki yazılar inci gibi eski yazısı değildi; felçli sağ eliyle değil, hiç alışkın olmadığı sol eliyle zar zor, titreyerek yazıldığı her halinden belli olan çarpık çurpuk harflerle doluydu. İlk mektubun üzerindeki tarihi görünce nefesim kesildi; onu o huzurevine bırakıp arkama bile bakmadan kaçtığım o karanlık günden tam bir hafta sonrasına aitti.

“Canım oğlum Ferhat,” diye başlıyordu mektup. “Beni buraya bıraktığın gün gözlerindeki o çaresizliği gördüm yavrum. Bana bakamayacağını söylerken kendini ne kadar suçlu, ne kadar ezik hissettiğini biliyorum. Sakın üzülme, sakın o güzel kalbini hırpalama. Bir anne, evladına asla ayak bağı olmak istemez. Sen kendi hayatını kur, borçlarını öde, ayağa kalk. Benim burada karnım tok, yatağım sıcak. Sadece senin o güzel kokunu çok özlüyorum ama sen iyiysen, mutluysan ben de iyiyim. Aklın bende kalmasın.”

Gözyaşlarım o an kontrolsüzce yanaklarımdan süzülmeye başladı. Ben onu altından kalkamayacağım bir yük olarak görüp çöpe atar gibi o loş binaya terk etmişken, o felçli bedeniyle sol elini kullanmayı öğrenip, benim vicdan azabı çekmemem için bana teselli mektupları yazmıştı! Diğer kağıtları hızla, titreyen ellerimle karıştırdım. Her bayramda, her doğum günümde yazılmış ama adresim bilinmediği için asla gönderilememiş onlarca mektup… Hiçbirinde tek bir sitem, tek bir kızgınlık kelimesi yoktu. Sadece saf, hesapsız bir sevgi ve benim için edilen dualar vardı.

Ve en altta duran o eski, yıpranmış banka hesap cüzdanı… Cüzdanın kapağını açtığımda gördüğüm rakam karşısında beynimden vurulmuşa döndüm. Annem, o felçli haliyle huzurevindeki diğer yaşlı kadınlara sol eliyle yavaş yavaş örgüler örerek, kendi ilaç parasından kısarak, kurumun verdiği o üç kuruşluk harçlıkları yıllarca biriktirerek benim adıma büyük bir meblağ biriktirmişti! Cüzdanın arasına sıkıştırılmış küçük bir notta şu cümleler yazıyordu: “Oğlum Ferhat’ın işleri bozulmuştu, kim bilir ne dertleri vardı da bana söyleyemedi. Belki bu birikenler onu o borç karanlığından biraz olsun çıkarır. Bir gün beni ziyarete gelirse bu kutuyu ona verin.”

O an dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Hastane koridorunun o soğuk, kirli fayans zeminine büyük bir gürültüyle yığıldım. Tahta kutuyu göğsüme bastırıp, avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılırcasına ağlamaya başladım. Etraftaki doktorlar, hastalar, hemşireler şaşkınlıkla başıma toplandı ama kimsenin beni teselli etmeye, beni o cehennemden çıkarmaya gücü yetmezdi. Çünkü o an, o buz gibi koridorda idrak ettim ki; ben sadece hasta annemi o huzurevinin soğuk odasına kilitlememiştim. Ben kendi insanlığımı, vicdanımı ve beni bu acımasız dünyada ne olursam olayım karşılıksız seven tek kalbi kendi ellerimle toprağa gömmüştüm.

Hayatım boyunca peşinden koştuğum o sahte başarılar, kurtulmaya çalıştığım maddi yükler ve kendimi haklı çıkarmak için uydurduğum yalanlar hiçbir işe yaramamıştı. Felçli, çaresiz bir kadının küçücük bir tahta kutuya sığdırdığı o devasa, affedici anne sevgisi, benim o bencil ve çürümüş ruhumu bir silindir gibi ezip geçmişti. O tahta kutu artık benim en büyük servetim değil, ömrümün sonuna kadar boynumda taşıyacağım, vicdanımın o en ağır, en çok kanayan ve asla affedilmeyen cezasıydı.

1 2