Gizemli Mektuplar

Bir ömrü beraber geçirdikten sonra, rahmetli eşimin benden sakladığı bir şeyi gün yüzüne çıkaracağımı hiç tahmin etmezdim. Ancak küçük bir anahtar ve bir çekmece her şeyi değiştirdi. 85 yaşındayım ve kendimi bildim bileli Mert’i tanıyorum. Biz çocukken, cami derneğinin korosu her şeyin merkeziydi. Her pazar oradaydım; bir kenarda tekerlekli sandalyemde oturur, şarkı söyleme sıramın gelmesini beklerdim. O zamanlar insanların bakışlarına alışmıştım. Yanlış bir açıyla düşmem bu sakatlığa yol açmıştı. Sonra bir gün Mert çıkageldi. Sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi yanıma yürüyüp “Selam,” dedi. “Sen de mi alto söylüyorsun?” Her şey böyle başladı. İnsanların bakışlarına alışmıştım. Hemen yakın arkadaş olduk. Sormadan sandalyemi sürer, benimle müzik üzerine tartışır ve başka yerlerde boş koltuklar olsa bile gelip yanıma otururdu. Daha sonra, provalar ve arkadaşlığımız arasındaki bir yerlerde sevgili olduk. Mert bir kez bile bana kendimi farklı hissettirmedi. Aslında tekerlekli sandalyede olmam onu hiçbir zaman rahatsız etmedi. 20 yaşımıza bastığımızda, “Hayatı sensiz yaşamak istemiyorum,” diyerek evlenme teklif etti. Ve tabii ki “Evet,” dedim. Hemen yakın arkadaş olduk. Mert ile her şeyi birlikte inşa ettik. Her zaman huzur dolu hissettiren bir ev. Beklediğimden çok daha çabuk büyüyen iki çocuk; Canan ve Cem. Sonra boşlukları dolduran torunlar… Birini bu kadar uzun süre tanıdığınızda, o kişi dünyayı anlama biçiminizin bir parçası olur; nefes almak ya da zamanın kendisi gibi. Onsuz bir hayatın nasıl olacağını düşünmezsiniz bile. Ta ki bir gün, düşünmek zorunda kalana kadar. Mert ile her şeyi birlikte inşa ettik. Bu kış Mert vefat etti. Son anlarında yanında oturduğumu, elini tuttuğumu, onunla konuştuğumu hatırlıyorum. Sürekli “Önemli bir şey söyle, anlamlı bir şey söyle,” diye düşünüyordum. Ama o an geldiğinde tek diyebildiğim, “Tam buradayım,” oldu. Ve sonra… o artık yoktu. Onu kaybetmek benim için çok zordu. “Tam buradayım.” Ondan sonra ev artık benimmiş gibi gelmiyordu. Başlarda insanlar uğradı; komşular, dostlar, aile… ama sonunda herkes kendi hayatına döndü. Ben de aynısını yapmaya, çocuklarım ve torunlarım için hayata tutunmaya çalıştım. Mert’in eşyalarını henüz kutulara koymamıştım ve evin yüzleşemediğim kısımları vardı. Mert’in çalışma odası bunlardan biriydi. Onu hastaneden eve getirdiğimiz günden beri içeriye adımımı atmamıştım. Mert’in eşyalarını henüz toplamamıştım. Eşimin sandalyesi hâlâ bıraktığı yerdeydi. Gözlükleri hâlâ masanın üzerindeydi. Kahve kupası bile orada duruyordu. Kendi kendime bununla “sonra” ilgileneceğimi söylüyordum. Aylar geçtikçe o “sonra” hep daha uzağa kaçıyordu. Dün en büyük çocuğum Canan geldi. Sormadı bile, huyu böyledir. Çantasını yere bırakırken, “Anne,” dedi. “Bugün babamın eşyalarını toplamana yardım edeceğim.” “Hazır değilim.” Kendi kendime bununla sonra ilgileneceğimi söylüyordum. Canan bana o bakışı attı; Mert’ten aldığı o kararlı bakış. “Bunu yalnız yapmak zorunda değilsin.” Bu kadarı yetti. Böylece aylar sonra ilk kez rahmetli eşimin çalışma odasına girdim. Önce kapı eşiğinde durup sadece izledim. Canan her zamanki işkolik haliyle rafları açıp kağıtları istifleyerek benden önce içeri daldı. Masaya doğru yaklaştım. “Bunu yalnız yapmak zorunda değilsin.” Eşyaları ayıklıyordum ki o an fark ettim. Çekmecelerden biri açılmıyordu. Tekrar çektim. Tık yok. “Canan,” dedim. “Bundan haberin var mıydı?” “Neyden?” “Bu çekmece. Kilitli.” Kaşlarını çattı. “Babam çekmecelerini kilitlemezdi ki.” “Ben de öyle biliyordum.” Ama işte buradaydı. Kilitli. Ve aniden bunu düşünmeden edemedim. “Bu çekmece. Kilitli.” Hep mi böyleydi? Yoksa yakın zamanda mı yapmıştı? Ve neden? Dürüst olmak gerekirse, bunu daha önce hiç fark etmemiştim. Yatak odasına gidip anahtarı olabileceği tek yere baktım: Mert’in en sevdiği ceketi. Gardıropta, tam bıraktığı yerde asılıydı. Elimi cebine atıp anahtarları çıkardım. Masaya geri döndüm. Daha önce hiç fark etmemiştim. Canan sessizce arkamdan gelmiş, beni izliyordu. “Şu an açmak zorunda değilsin.” Ama açmalıydım. Açıklayamıyordum ama o çekmecenin içindeki her neyse önemli olduğunu biliyordum; yine de o kilit içimde kötü bir his uyandırmıştı. Titreyen ellerimle anahtarı yuvaya soktum. Sonra çevirdim. Kilit tık diye açıldı. Çekmecenin içinde düzgünce bağlanmış bir deste mektup vardı; düzinelerce, belki daha fazla. Kilit hakkındaki o hissim doğru çıkmıştı. “Şu an açmak zorunda değilsin.” Kalbim göğüs kafesime çarpıyordu. İlk düşüncem mantıklı bile değildi: “Bu devirde hâlâ kim mektup yazar ki?” İkinci düşüncem ise gözlerimi birkaç kez kırpıştırmama neden oldu: “Kocam bunca zaman kime yazıyordu?” Sonra birini elime aldım ve zarfı ters çevirdim. İşte o an içimdeki her şeyin yerle bir olduğunu hissettim. Orada yazan ismi 50 yılı aşkın süredir görmemiştim! Dilek! Kalbim göğüs kafesime çarpıyordu. Bir an nefes alamadım. Dilek benim küçük kız kardeşimdi; ezelden beri konuşmadığım kardeşim. Ve şimdi onun ismi ellerimde, Mert’in el yazısıyla duruyordu. “Anne?” dedi Canan usulca arkamdan. Cevap vermedim çünkü bunun hiçbir mantığı yoktu. Mert ve Dilek mi? Hayır. Bu mümkün değildi. Bana söylerdi. Kocam bana her şeyi anlatırdı. Anlatmaz mıydı? Onun ismi ellerimde duruyordu. Görüşüm bulanıklaşmaya başladı ama Mert’in benden ne sakladığını öğrenmem gerekiyordu. Parmağımı zarfın altına sokup elime gelen ilk mektubu açtım. Yavaşça katlarını açtım. Ellerim artık zangır zangır titriyordu. İlk satıra baktım ve okuduğum an akciğerlerimdeki tüm havanın çekildiğini hissettim. “Uykusunda hâlâ seninle konuşuyor.” Mektubu elimden düşürdüğümü hatırlamıyorum. Ama şimdi yerde duruyordu. Yavaşça katlarını açtım. Canan şimdi yanımdaydı. “Anne… ne oldu?” Zarfı yerden alıp üzerindeki ismi okudu. Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Dilek teyzem mi?” Başımı salladım ama odağım hâlâ yerdeki mektuptaydı. Canan eğilip mektubu aldı ve bana geri verdi. Kendimi okumaya zorladım. “Uykusunda hâlâ seninle konuşuyor. Bazen ismini sayıklıyor. Bazen yıllardır duymadığım o kahkahası dökülüyor dudaklarından. Bunu yaptığının farkında bile değil bence. Bilmen gerektiğini düşündüm. —Mert.” “Anne… ne oldu?” Canan yavaşça Mert’in sandalyesine oturdu. “Babam ona mı yazıyordu?” “Yıllardır,” dedim, sesim zar zor çıkarak. Çünkü tarihler oradaydı. Elimde tuttuğum mektup 20 yıldan daha eskiydi! Desteği birlikte inceledik. Bazı zarflarda pullar vardı. Diğerleri ise eski yönlendirme etiketleriyle ya da üzerine çarpı atılmış adreslerle geri dönmüştü. Dilek de cevap yazmıştı. Her zaman değil ama bunun tek seferlik bir şey olmadığını anlayacak kadar çok yazmıştı. Bu on yıllardır devam ediyordu! “Babam ona mı yazıyordu?” Dilek’in el yazısıyla yazılmış bir mektup buldum. Canan iyice yaklaştı. “Anne… yapmak zorunda değilsin…” Onu duymazdan gelip mektubu açtım. “Mert, Neden cevap yazıyorum bilmiyorum. Yazmayacağıma dair kendime söz vermiştim. Ama sen sanki ben çekip gittiğim o hayatın hâlâ bir parçasıymışım gibi yazmaya devam ediyorsun. Ona iyi olduğumu söyle. Ya da söyleme. Belki de umursamadığımı düşünmesi onun için daha iyidir. Ama umursuyorum, hem de olması gerekenden çok daha fazla. Sadece bu kadar uzun süredir kırık olan bir şeyi nasıl tamir edeceğimi bilmiyorum. —Dilek.” Onu duymazdan gelip mektubu açtım. Mektubu göğsüme bastırdım. Tüm o yıllar ve o sessizlik… Meğer tam oradaymış. Cevap yazıyormuş. Beni özlüyormuş. “Anlamıyorum,” dedi Canan sessizce. “Babam neden sana söylemedi?” “Bilmiyorum.” Ama içten içe… Sanırım biliyordum. Çünkü eşim bana söyleseydi, bir seçim yapmak zorunda kalacaktım. Ve ben uzunca bir süre buna hazır değildim. “Babam neden sana söylemedi?” O gece Canan gittikten sonra, masanın üzerine yayılmış mektuplarla oturma odasında oturdum. Mert’in varlığından bile haberim olmayan bir yükü sessizce taşıyışını, mektuplar arasında geçen yılları izleyerek tek tek okudum. Dilek’i hiçbir zaman zorlamamış, ondan bir şey talep etmemişti; sadece onu her şeyden haberdar etmişti. Canan’ın düğünü. Cem’in mezuniyeti. Torunların doğumu. Hatta en küçük şeyler bile. “Mutfakta yine şarkı mırıldanmaya başladı. Bana hepimizin daha genç olduğu o günleri hatırlattı.” Duygulanarak orada durdum. Onu asla zorlamamış ya da bir şey talep etmemişti. Sabah olduğunda ne yapmam gerektiğini biliyordum. Cem’i aradım. İkinci çalışta açtı. “Selam anne. İyi misin?” “Hayır,” dedim dürüstçe. “Yardımına ihtiyacım var.” Yetti de arttı bile. “20 dakikaya oradayım.” Oğlum elinde kahvelerle ve tıpkı babasındaki o güven veren tavrıyla geldi. Ona her şeyi anlattım. “Yardımına ihtiyacım var.” Bitirdiğimde Cem yavaşça nefesini verdi. “Vay canına,” dedi. “Sanırım babamın ‘işim var’ deyip çıktığı o zamanlarda ne yaptığını artık biliyoruz.” Kırık dökük, küçük bir kahkahayla onayladım. “Evet.” Zarflardan birini eline aldı. “Elimizde bir adres var mı?” “Birkaç tane,” dedim. “Ama bazıları çok eski.” “O zaman en güncel olanla başlıyoruz.” “Elimizde bir adres var mı?” Bir saat sonra arabadaydık. Cem sürüyordu, bense Dilek’in gönderdiği son mektubu tutuyordum. Sadece birkaç ay öncesine aitti. Sürekli ne söyleyeceğimin provasını yapıyordum. Üç saat uzaklıktaki hedefimize vardığımızda ev küçüktü. Cem arabayı park edip bana baktı. “Hazır mısın?” “Hayır.” Hafifçe gülümsedi. “Güzel. Bu, önemli olduğu anlamına gelir.” Sürekli ne söyleyeceğimin provasını yapıyordum. Cem beni tekerlekli sandalyeme yerleştirdikten sonra kapıya kadar gittim ve cesaretimi kaybetmeden kapıyı çaldım. Kalbim çok hızlı atıyordu. Ayak sesleri yaklaştı. Kapı açıldı ama gelen Dilek değildi. 30’lu yaşlarının sonunda bir adamdı. Şaşkınlıkla bana baktı. “Yardımcı olabilir miyim?” “Ben… Dilek’i arıyordum. Burada mı yaşıyor?” “Ah, hayır. Birkaç hafta önce taşındı.” Mideme bir kramp girdi. “Yardımcı olabilir miyim?” Adam tereddüt etti, sonra ekledi: “Bekleyin. Eğer bir posta gelirse diye bir yönlendirme adresi bırakmıştı.” Cem öne çıktı. “Bu bize çok yardımcı olur.” Adam başıyla onaylayıp içeri girdi. Nefesimi tutmuş bekliyordum. Bunca yıldan sonra, şimdi bu izi kaybedemezdim. Yeni adres yaklaşık bir saat uzaklıktaydı. Cem ile yol boyunca pek konuşmadık. Zamanımın çoğunu Dilek’i bulmayı düşünerek geçirdim. “Bu bize çok yardımcı olur.” Oraya vardığımızda Dilek’i hemen tanıdım! Küçük bahçesinde çiçeklerini suluyordu. Bir an için ne hareket edebildim ne de nefes alabildim. Onun olduğunu biliyordum. Yaşlanmıştı, evet. Belki biraz yavaşlamıştı. Ama başını eğme biçimi, sulama kabını tutuşu… Hâlâ o Dilek’ti. Cem arabayı park edip bana döndü. “Benim de gelmemi ister misin?” Başımı salladım. Onun olduğunu biliyordum. Oğlum beni tekrar arabadan indirdi ve birlikte Dilek’e doğru ilerledik. Dilek sadece bana bakakaldı. Sonra sulama kabı elinden kayıp düştü. “Gönül?” (Çevirmen Notu: Colleen ismi Türkçeye uygun olarak Gönül yapılmıştır.) Yanına vardığımda, “Mektupları buldum,” dedim. Yüz ifadesi değişti, sanki bir şeyi anlıyormuş gibiydi. “Mert, sen hazır olana kadar mektuplardan asla bahsetmeyeceğine dair söz vermişti.” Onun ismini duymak beni perişan etti. “O gitti,” dedim, sesim titreyerek. “Bu kış vefat etti.” “Mektupları buldum.” Dilek’in yüzü düştü. “Ah, Gönül… Bilmiyordum,” diye fısıldadı ve bana sarıldı. Ben de ona sarıldım. Dilek bizi içeri davet etti. O ve Cem oturdular, bir an kimse konuşmadı. Sonra ona baktım. “Bunca yıl,” dedim usulca, hiç vakit kaybetmeden, “ben neyi yanlış yaptım?” Dilek’in gözleri hemen doldu. “Hiçbir şeyi. Sen hiçbir şeyi yanlış yapmadın.” Başımı salladım. “O gün çekip gittin. Bana ‘duyarsız’ dedin. Nedenini bile anlamamıştım.” Yüzünü elleriyle kapattı. “Neyi yanlış yaptım?” “Sorun sen değildin Gönül. Bendim. Sen Cem’i kucağına aldıktan kısa süre sonra, çocuğumun olmayacağını öğrenmiştim. O gün size geldiğimde çocuklardan, onların gelişiminden, o küçük şeylerden bahsediyordun ve ben sadece… koptum. Orada oturup her şey yolundaymış gibi davranamadım.” Titrek bir nefes verdi. Kelimeler zihnime yavaşça indi. “Neden bana söylemedin?” “Söylemeliydim. Ayrıldığım an bunu anladım. Ama inatçıydım ve utanıyordum. Uzak kaldığım süre uzadıkça, geri dönmek de o kadar zorlaştı.” Sesi çatallandı. “Neden bana söylemedin?” Aramıza bir sessizlik çöktü. “Mert bana yazdı,” diye devam etti Dilek. “O günden kısa bir süre sonra. Beni asla zorlamadı, cevap vermek istemediğim sorular sormadı. Sadece… beni seninle bağlantıda tuttu. Aracı olmaktan yorulduğu için yazmayı bıraktığını sanmıştım.” Küçük, hüzünlü bir gülümseme kondurdu yüzüne. Başımı iki yana salladım. “O, değerli olan hiçbir şeyden asla yorulmazdı.” “Mert bana yazdı.” Uzun süre orada oturup konuştuk. Ve elli yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez barışmaya başladık. Eve dönüş yolunda Cem sordu: “İyi misin?” Ona baktım. “Uzun zamandır ilk kez, sanırım iyiyim.” Çünkü bir şekilde… Kocamı kaybettikten sonra bile, o bana bir şeyi geri vermenin yolunu bulmuştu. Sadece cevapları değil. Bir aileyi.

1 2