Gösterdiği eski divana yavaşça oturdum. “Anne,” dedim hafifçe boğazımı temizleyerek. “Hayırdır inşallah? Gece gece buraya gelmemizin asıl sebebi ne? Eşya getirmek bahane gibi geldi bana.”
Derin bir iç çekti. Yüzündeki o genç kız edası, o enerjik tebessüm saniyeler içinde silinip gitti. Karşımda duran kadın, bir anda yılların yorgunluğunu omuzlarına almış, yaşlanmış ve çökmüş birine dönüştü. Çantasından bir anahtar çıkarıp getirdiğimiz eşyaların arasındaki küçük, ahşap bir sandığı açtı. İçinden kalınca bir zarf ve birkaç dosya çıkardı.
Divanın diğer ucuna, benden biraz uzağa oturdu. Dosyaları kucağına koyarken ellerinin titrediğini ilk defa o an fark ettim.
“Bana kızıyorsun, biliyorum,” diye söze başladı. Başını eğmişti. “Eşinle yalnız kalmanıza izin vermiyorum, sürekli burnumun dibinde olun istiyorum, her yemeğe çağırıyorum, gelmezseniz ben geliyorum… Bütün bunlar sana çok bunaltıcı geliyor, değil mi?”
“Estağfurullah anne, öyle demek istemedik ama…” diyecek oldum, elini kaldırarak beni durdurdu.
“Dürüst ol oğlum. Ben de genç oldum, ben de yeni evli oldum. Elbette baş başa kalmak hakkınız. Ama benim bir bahanem, daha doğrusu bir mecburiyetim vardı.”
Kucağındaki dosyaları bana doğru uzattı. Uzandı, aldım. Üzerinde büyük bir hastanenin logosu vardı. Gözlerim satırlarda gezinirken kalbimin atışlarının hızlandığını hissettim. Tıbbi terimlerin çoğunu anlamıyordum ama ‘İleri evre’, ‘Metastaz’ ve ‘Palyatif’ kelimelerini görünce nefesim kesildi.
“Anne… Bu ne?” dedim, sesim titreyerek.
Gülümsedi ama bu kez gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Kızımın haberi yok. Senin de olmasın istedim ama artık zamanım daralıyor. Doktorlar altı ay dedi, ben sekiz ayı devirdim. O süslenmelerim, o renkli kıyafetlerim, her gün kuaföre gitmelerim… Hepsi yüzümdeki solgunluğu, eriyen bedenimi sizden saklamak içindi. Aynaya her baktığımda ölümü görüyorum ama kızım bana baktığında hayat dolu bir anne görsün istedim.”
Elimdeki dosya birden kurşun gibi ağırlaştı. İçimde ona karşı biriktirdiğim bütün sitemler, bütün o “bizi rahat bırakmıyor” öfkeleri bir anda utanca dönüştü. Boğazıma koca bir yumru oturdu, tek kelime edemedim.
“Sizi her gün yemeğe çağırdım,” diye devam etti, sesi titreyerek. “Çünkü kızımla geçirebileceğim son günlerimdi. Onun kokusunu içime çekmek, senin ona nasıl şefkatle baktığını görmek, kızımın güvende olduğunu bilmek benim tek ilacımdı. Sizi bunalttığım için özür dilerim oğlum. Ama bir annenin veda edememe korkusu ne menem bir şeymiş, başa gelmeden bilinmiyor.”
Gözyaşlarıma hakim olamadım. Kalkıp yanına oturdum ve o titreyen ellerini tuttum. “Anne, ne diyorsun sen? Neden bize söylemedin? Tedavisi, bir çaresi yok mu? Nereye gerekiyorsa gidelim, ne gerekiyorsa yapalım…”
Başını iki yana salladı. “Çok geç artık. Ben kabullendim. Sizden tek isteğim, kızımı hiç üzmemen. O zarfta kızıma yazdığım bir mektup ve mirasla ilgili birkaç evrak var. Onları buraya, senin ellerinle saklaman için getirdim. Şimdi tatile gideceksiniz. O tatilde kızım doya doya gülsün, eğlensin. Siz dönene kadar ben burada kalacağım. Döndüğünüzde her şeyi anlatırım.”
“Seni burada, bu halde yalnız bırakmam!” dedim kararlı bir sesle. “Tatil falan umurumda değil. Yarın sabah eşimle konuşacağız ve hep beraber bu süreci atlatacağız. Sen o renkli elbiselerin içindeyken değil, asıl şimdi çok güçlü görünüyorsun anne.”
Bana öyle bir minnetle baktı ki, o bakışı ömrüm boyunca unutamam. O gece köy evinde saatlerce konuştuk, ağlaştık. Genç ve neşeli görünmeye çalışan o kadının maskesinin ardındaki yaralı ve fedakar anneyi tanımıştım. Sabahın ilk ışıkları köy evinin pencerelerinden sızarken, şehre geri dönmek için kamyona bindiğimizde yanımda artık “kayınvalidem” değil, kendi öz annemden ayırmayacağım bir kadın oturuyordu. Ve ben, eşime kavuştuğumda ona sarılırken sadece karıma değil, bir annenin en büyük emanetine sarıldığımı artık çok iyi biliyordum.