Beş yıllık evliliğimiz sona ermişti.

Beş yıllık evliliğimiz sona ermişti. Çocuk yok, üzerime kayıtlı hiçbir mal varlığı yok ve kalmam için söylenmiş tek bir söz bile yok. Bir zamanlar yuva yapmaya çalıştığım ev, onunla bir hayat kurmak için Antalya’dan ayrılıp taşındığım Ankara’nın sessiz bir sokağındaydı.

Siyah demir kapıdan dışarı adımımı attığım gün, İç Anadolu güneşi avludaki kırmızı tuğlaların üzerinde parlıyordu; ama içimdeki her şey buz gibi ve bomboştu.

Kayınvalidem Şerife Hanım, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sessiz bir memnuniyetle beni izleyerek sundurmada duruyordu. Görümcem Burcu, sanki acı çekmem onu eğlendiriyormuş gibi sırıtarak tırabzana yaslanmıştı. “Hadi git artık,” dedi yüksek sesle. “Yeterince ayak bağı oldun.” Eski eşim Caner dışarı hiç çıkmadı. Saklanıyor muydu yoksa umurunda mı değildi bilmiyordum ama artık bunun bir önemi kalmamıştı.

Hiçbir şey istemedim. Tartışmadım, ağlamadım. Yanımda taşıdığım tek şey küçük bir el çantası ve geride bırakmayı reddettiğim son onurumdu. “Ben gidiyorum,” dedim sessizce.

Kimse cevap vermedi. Kapıya doğru döndüm, tam elim kapıya değmişti ki kısık bir ses ismimi seslendi. “Nilgün.” Arkama baktım. Kayınpederim Vedat Bey’di; evin içindeki gerginlik hiç yokmuş gibi yıllarını arka bahçede oturarak geçiren o sessiz adam. Elinde siyah bir çöp poşetiyle çöp kutusunun yanında duruyordu. “Madem çıkıyorsun, şunu köşedeki konteynere atıverir misin?” dedi sakince. “Sadece çöp.” Garip gelmişti ama başımla onaylayıp poşeti aldım. Tuhaf bir şekilde hafifti, sanki içi boş gibiydi. Ona saygıyla hafifçe baş selamı verdim, o da tek kelime etmeden karşılık verdi. Sonra yürüyüp gittim. Demir kapı, kurtarmak için çok çabaladığım bir şeyin son bölümüymüş gibi keskin, metalik bir sesle arkamdan kapandı. Sessiz sokakta; durgun evlerin, bir ağaç altında uyuyan köpeğin ve uzaklardan gelen hafif bir müziğin yanından geçerek yürüdüm. Hayat herkes için her zamanki gibi devam ediyordu ama benim için değil. Birkaç adım sonra bir şeylerin ters olduğunu hissettim. Poşet çok hafifti. Bir rüzgâr esti ve nedenini tam anlamadan poşeti açtım. İçinde çöp yoktu. Sadece naylona dikkatlice sarılmış, yıpranmış kahverengi bir zarf vardı. Onu çıkarırken ellerim titredi. Zarfı açtığımda donup kaldım. En üstte benim bir fotoğrafım vardı; yıllar önce aynı bahçede durmuş, sabah güneşinde çiçekleri sularken, zar zor tanıdığım yumuşak bir gülümsemeyle bakıyordum. O fotoğrafı daha önce hiç görmemiştim.

Devamı Sonraki Sayfada….