Beklenen Mucize ve Gözden Kaçan Gerçek

Tarık o akşam iş seyahatinden döndü. Kapıdan her zamanki neşeli tavrıyla “Canım karıcığım, ben geldim!” diye girdi. O an yüzüne baktığımda midem bulandı. Ona bir kahve yapıp salona geçmesini söyledim. Sehpanın üzerine, tam önüne o buruşmuş beyaz kağıdı bıraktım. “Bu ne?” diye sordu kaşlarını çatarak. “Senin kusursuz yalanın,” dedim buz gibi bir sesle. “Oku.”

Tarık kağıdı eline aldı. Gözleri satırlarda gezinirken renginin kireç gibi bembeyaz olduğunu, ellerinin zangır zangır titrediğini gördüm. Kağıdı bıraktı ve başını ellerinin arasına alıp sarsılarak ağlamaya başladı. “Bana bir açıklama borçlusun,” diye bağırdım, gözyaşlarım artık sel olmuştu. “Bunca yıl, bana kendi kızını nasıl ‘evlatlık’ diye yutturdun!”

Hıçkırıklar içinde dökülmeye başladı. Evliliğimizin o en zorlu, benim çocuk sahibi olamamanın acısıyla depresyona girdiğim, hastane köşelerinde ağladığım dördüncü yılında iş yerinden genç bir stajyerle kısa bir ilişki yaşamış. Kadın hamile kaldığını anladığında Tarık’tan para koparmaya çalışmış. Doğuma kadar Tarık ona gizlice para ödemiş ama kadın doğumu yaptıktan kısa bir süre sonra “Ben bu çocuğa bakamam” diyerek Asya’yı yetimhaneye bırakıp ortadan kaybolmuş.

“Bunu öğrendiğimde dünyam başıma yıkıldı,” dedi Tarık bana yalvaran gözlerle bakarak. “Kendi kanımdan olan bebeğimi o kuruma bırakamazdım. Ama sana da gerçeği söyleyemedim Havva, beni terk ederdin! Sen o dönem evlat edinmek için çıldırıyordun. Kuruma gizlice yüklü bir bağış yaptım, müdürle her şeyi kılıfına uydurduk. Asya’yı, sana ‘evlat edineceğimiz çocuk’ olarak getirmelerini sağladım. Hem kızımı kurtardım hem evliliğimizi. Yemin ederim sizi çok seviyorum, sadece sizi kaybetmek istemedim!”


Yeniden Kurulan Bir Hayat

Duyduklarım karşısında hissizleşmiştim. Sevgi miydi bu? Kendi korkaklığı, iğrenç hataları ve bencilliği yüzünden benim annelik özlemimle oynamış, yıllarca bana bir tiyatro oynatmıştı. Beni eksik hissettirmiş, sonra da hayatımıza bir kurtarıcı gibi kendi kızını sokmuştu.

Yerden usulca kalktım. “Sen beni sevmedin Tarık,” dedim fısıltıyla. “Sen sadece kendi yarattığın o sahte, kusursuz hayat tablosunu sevdin. Benim duygularımı, o kuruma yaptığın pis pazarlıklar için kullandın.”

“Yapma, Asya için…” diye ayaklarıma kapandı.

Geri çekildim. “Asya benim kızım,” dedim dimdik durarak. “Onun altını ben temizledim, uykusuz gecelerde başında ben bekledim. İlk ‘anne’ deyişi benimdi. O masum sabinin bu pislikte hiçbir suçu yok. Ama sen, benim için bugün bittin.”

O gece Asya’yı da alıp evden ayrıldım. Evlat edinme belgelerimizde her ikimizin de imzası vardı, hukuki olarak ben onun annesiydim. Boşanma davası açtığımda Tarık’ın kurumdaki rüşveti de ortaya çıktı, ceza aldı. Mahkeme, yaşanan büyük travmayı ve Asya’nın benimle olan sarsılmaz bağını göz önünde bulundurarak velayeti kesin olarak bana verdi.

Şimdi Asya on yaşında. Babasıyla sadece hafta sonları gözetim altında görüşüyor. Biz ikimiz, o yalanlarla örülü hayattan çok uzak, küçük ama dürüst bir hayat kurduk. Hastalığı erken teşhisle tedavi edildi. O genetik olarak babasına benzeyebilir ama aynaya her baktığımda şunu görüyorum; Asya’nın inatçılığı, merhameti ve hayata o güçlü tutunuşu tamamen benden… Çünkü gerçek annelik, kan bağında değil; bir çocuğun yüreğine ilmek ilmek işlenen o saf ve yansız sevgide gizlidir.

1 2