Babalık Dersi

Düğün salonu beyaz ve altın sarısı renklerle dekore edilmişti; kusursuzdu, tıpkı dergilerden fırlamış gibi. 200’den fazla davetli, törenin başlamasını beklerken parıl parıl yanan ışıkların altında oturuyordu. Her şey zarif, pahalı ve mükemmel görünüyordu.

Kamyonetimden indim, bugüne özel diktirdiğim takım elbisemi düzelttim. Elimde beyaz bir zarf vardı; bir kart ve bir çek. Oğlum Deniz için hediyem.

Görevlilerin isim kontrolü yaptığı girişe doğru yürüdüm. Davetiyem yoktu ama ben damadın babasıydım. Bunun yeterli olacağını düşünmüştüm. Masaya ulaşmadan önce Deniz’in dışarı çıktığını gördüm. Şık, kendinden emin ve hayatının en önemli gününe hazır görünüyordu.

Ta ki beni görene kadar.

Gülümsemesi anında yüzünden silindi. Beni kenara çekerek alçak sesle, “Baba,” dedi. “Burada ne işin var?”

Bu soru beni sarsmıştı. “Ne demek ne işin var? Bu senin düğünün. Ben senin babanım.” Gözlerini benden kaçırdı. “Baba… Seni davet etmedim.” Bu sözler tokat gibi çarptı. Sesim titreyerek, “Ben senin babanım,” diye tekrarladım. “Biliyorum,” dedi. “Ama Selin ve ben bu düğünün sadece aile arasında olmasına karar verdik. Ve… sen artık o ailenin bir parçası değilsin.” Göğsüm sıkıştı. “Bu da ne demek şimdi?” Rahatsız olduğu her halinden belliydi, içini çekti. “Selin’in ailesi neredeyse her şeyi ödüyor. Seni burada istemiyorlar.” Onun için yaptığım her şeyi hatırlattım; eğitimini, dairesini, işini kurması için ona verdiğim borç paraları… “Bunlar için minnettarım,” dedi. “Ama o eskide kaldı. Şimdi farklı bir hayatımız var. Sen bu hayata uymuyorsun.”

“Uymuyorsun.” Bu kelime zihnimde yankılandı.

Ona baktım ve bir an için tek başıma büyüttüğüm o küçük çocuğu gördüm. Kucağımda ağlayan o çocuğu… Bir zamanlar bana dünyanın en iyi babası olduğumu söyleyen o genci… Ama artık karşımda duran o kişi değildi.

Sakin bir sesle, “Pekala,” dedim. Öfkelenmemi veya olay çıkarmamı beklediği için şaşırmış görünüyordu. “Sadece telefonunu kontrol etmeyi unutma,” diye ekledim. Sonra arkamı dönüp oradan uzaklaştım. Eve gittim, salonuma oturdum ve bekledim.

On beş dakika sonra telefonumun ışığı yandı. Deniz. Aramayı cevapsız bıraktım. Sonra mesajlar gelmeye başladı: “Baba, bu ne?” “Lütfen cevap ver.” “Bir yanlışlık olmalı.” “Ne yaptın sen?” Tek bir cümleyle cevap verdim: “Hiçbir yanlışlık yok. Düğününün tadını çıkar.”

Tam saat 16:45’te, aylar önce onun gerçek niyetlerini kulak misafiri olup öğrendikten sonra hazırladığım beş belgeyi almıştı.

Birinci belge: Yeni bir vasiyetname. Sahip olduğum her şey; evim, birikimlerim, sigortam, gelirim artık onun değildi. Hepsi bir vakfa bağışlanmıştı. Ona hiçbir şey miras kalmayacaktı.

İkinci belge: Resmi bir geri ödeme talebi. Ona bugüne kadar verdiğim her kuruş; okul masrafları, araba, şahsi borçlar… Hepsi listelenmiş ve yasal olarak belgelenmişti.

Üçüncü belge: Kefaletlerimin iptali. Onun kredilerine —evine, arabasına, işine— kefil olmuştum. Ben çekilince bankalar derhal ödeme talep edebilirdi.

Dördüncü belge: Onun şirketindeki hisselerimin satışı. Üstelik bir rakibine.

Beşinci belge: Bir mektup. En zor kısmı buydu. Her şeyi duyduğumu yazdım; beni hayatından nasıl çıkarmayı planladığını, benden nasıl utandığını… Ona bu belgelerin bir intikam olmadığını söyledim. Bunlar, ilişkimizin resmi olarak sona erişiydi.

İşte o an her şey değişti. Onun hor gördüğü babası… aslında tüm gücü elinde tutan kişiydi. O gece defalarca aradı. Sesi bitik ve çaresiz geliyordu. “Düğünümü mahvettin,” dedi. Mesajı sildim.

Sonuçlar çabuk geldi. Desteğim olmadan mali durumu çöktü. İşi battı. O “mükemmel hayatı” yok oldu. Altı ay sonra kapıma geldi. Bitkin. Darmadağın. “Baba… lütfen.” Onu içeri aldım. Onu affettiğim için değil, anlamasını istediğim için. “Hiçbir şeyi iptal etmeyeceğim,” dedim ona. “Sana daha fazla para vermeyeceğim ve sana bir daha yardım etmeyeceğim.” Ağlamaya başladı. “Her şeyimi kaybettim.” “Şimdi benim neler hissettiğimi biliyorsun,” diye cevap verdim. Sonra ona tek önemli şeyi söyledim: “Eğer bir gün her şeyi geri ödersen… hayatını yeniden kurarsan… ve saygının ne demek olduğunu gerçekten öğrenirsen… işte o zaman belki… yeniden deneyebiliriz.”

Yıllar geçti. Şimdi sessiz bir hayat sürüyorum. Her ay ondan bir havale geliyor. Aynı miktar. Her zaman tam vaktinde. Mazeret yok. Kelime yok. Sadece bir kanıt. Öğrendiğine dair bir kanıt. Belki bir gün onu affederim. Belki de affetmem. Ama kesin olan bir şey var: Ona verdiğim en büyük ders… Para ile değil, yokluğumla oldu.

1 2