Karım ayakta duramayacak kadar bitkindi, ama annem bebeğe “yardım etme” konusunda ısrar ediyordu. Eve erken geldim ve karımı kanepede bayılmış bir halde bulurken, annemi hemen yanı başında oturmuş, bebeğin çaresiz çığlıklarını görmezden gelerek karımın zorla pişirmek zorunda kaldığı yemeği yerken buldum. Annem karımın baygın bedenine baktı ve “Amma da abartıyor,” diye mırıldandı. O an beni büyüten kadının bir canavar olduğunu anladım. Karımı arabaya taşıdım, bebeği aldım ve aynı saat içinde bir otele taşındık. Annem kendini evin reisi sanıyordu; ta ki gerçeği anlayana kadar…
Kapıyı açmadan önce bebeğin çığlığı kulağıma çarptı. Keskin, çaresiz bir çığlıktı; insanın içine işleyen türden bir ağlamaydı.
Anahtarlarımı antreye fırlatıp koştum.
Oturma odamız, aile evi süsü verilmiş bir olay yeri gibiydi. Mutfakta bir tencere taşmıştı. Çamaşırlar yerde yarı katlanmış halde duruyordu. Biberonlar tezgahın üzerine delil gibi dizilmişti. Ve kanepede karım Leyla, bir kolu aşağı sarkmış, yüzü kağıt gibi bembeyaz, hareketsiz yatıyordu.
Onun hemen yanında, annem yemek masasında oturmuş yemek yiyordu.
Bebeği sakinleştirmiyordu. Yardım çağırmıyordu. Sadece yemek yiyordu.
Önünde dolu bir tabak tavuk sote, pirinç pilavı ve sebze vardı. Leyla’nın o sabah ayakta bile duramadığı için bana pişirmeyeceğine söz verdiği yemeğin aynısı.
Yeni doğan oğlumuz ana kucağında, yüzü kıpkırmızı kesilmiş ve titreyerek çığlık atıyordu
Annem çatalını kaldırdı, Leyla’ya bir göz attı ve “Amma da abartıyor,” diye mırıldandı.
İçimde bir şeyler sustu.
Patlamadı. Parçalanmadı.
Sadece sustu.
Odayı geçtim, önce oğlumu kucağıma alıp göğsüme bastırdım; minik bedeninin nasıl titrediğini hissettim. Sonra Leyla’nın yanına diz çöktüm.
devamı sonraki sayfada…