annemi kaybettim

Üvey annem, düğünümün sabahında rahmetli annemin gelinliğini çöpe attı; fakat nazik bir komşum ve babam sayesinde gün onun planladığı gibi bitmedi. Adım Zeynep. 25 yaşındayım ve hayatım, bir kayıp ile vazgeçmeyi reddettiğim bir hayal tarafından şekillendi. 14 yaşındayken annemi kanserden kaybettim; bu içimde bir yerleri paramparça etti. Bir hafta mutfakta şarkı mırıldanırken ben ödevimi yapıyordum, okuldan önce hala saçlarımı örüyordu. Derken bir anda gidiverdi. Hayatın nasıl bu kadar ani değişebildiğini anlayamamıştım. Okuldan eve gelip o sessizliği duyuşumu hatırlıyorum. Huzurlu bir sessizlik değildi bu; sevdiğin birinin bir daha geri gelmeyeceğini söyleyen o korkunç sessizlikti. Cenazeden sonra, ondan geriye kalan eşyalara tutunmadan edemedim. Kokusu hala perdelerin üzerindeydi. Çekmecelere sıkıştırılmış yemek tariflerinin kenarlarında onun o narin el yazısı vardı. Sesi, gülüşü… Koridordaki eski fotoğraf çerçevelerinde yaşıyordu. Bazen, sırf sanki içerideymiş de güne hazırlanıyormuş gibi hayal etmek için kulağımı gardırobunun kapağına dayardım. Bir öğleden sonra, ev çok sessizken ve keder göğsüme ağır bir yük gibi binmişken dolabını açtım. Parmaklarımı elbiselerinin üzerinde gezdirdim, yüzüklerini tek tek parmaklarıma taktım. İşte o zaman onu buldum. En arkada, bir kılıfın içine fermuarlanmış, palto ve eşarpların arkasına saklanmış halde: Gelinliği. Saten ve dantel. Yumuşak ama asil. Ve zamansız. Onu, sanki kalbinin atışını hala içinden hissedebiliyormuşum gibi göğsüme bastırdım. Kumaşa sinmiş, hafiflemekte olan parfüm kokusuyla orada yapayalnız dururken kendime bir söz verdim. Evlendiğimde bunu giyecektim. Onun için giyecektim. Onu o nikahta yanımda taşıyacaktım. Bu onun vasiyeti değil, benim dileğimdi; onun bana akıttığı sevgiyi onurlandırma, en önemli anlarımda onu yaşatma yolumdu. Üç yıl sonra babam yeniden evlendi. İşte o zaman Selma hayatımıza girdi; soğuk rujlu gülümsemeleri ve yumuşak sesli sözleriyle. İlk başta zalim görünmüyordu. Kibar sohbetler eder, eve lavanta kokulu mumlar getirirdi. Akşam yemeklerinde hafifçe güler ve “Ah Zeynep, ne kadar da büyümüşsün,” gibi şeyler söylerdi. Mesele ne söylediği değildi; mesele evde sanki orası artık benim değilmiş gibi hareket etmesiydi. Küçük şeylerle başladı. Annemle benim panayırdaki çerçeveli bir fotoğrafımız şöminenin üzerinden yok oldu. Sorduğumda, “Ah, raf çok kalabalık görünüyor diye düşündüm,” dedi Selma hafifçe omuz silkerek. “Güvende olsun diye kaldırdım.” Ardından, annemin bir yolculuk sırasında seçtiği ve hep yemek odasında duran seramik vazo gitti. “Çatlağı vardı Zeynep,” dedi Selma, sanki bunu sormam bile saçmaymış gibi. “Her yere dağılmadan atmak en iyisiydi.” Sonra annemin kemoterapi gördüğü dönemde diktiği yastıklar gitti; koltuğu yuva gibi hissettiren o yumuşak, işlemeli şeyler. Selma onları da çöpe attı. “Çok eski modaydılar. Salon şimdi daha ferah görünmüyor mu sence de?” Her seferinde tonu o kadar pürüzsüz ve mantıklıydı ki, sanki bana bir iyilik yapıyormuş gibiydi. Haftalar geçtikçe annemden daha çok parça yok oluyor, yerlerine bir katalog gibi kokan ve otel odasına benzeyen eşyalar geliyordu. Sıra perdelere geldi. Annemin seçtiği çiçekli perdeler… Gri, soğuk perdelerle değiştirildiler. “Bunlar daha modern duruyor,” dedi Selma gülümseyerek. Annemin yemek kitapları da raftan kayboldu. Makarnayı karıştırırken, “Eski tarifler bunlar,” diye mırıldandı. Annemin şampuan kokusunun hala üzerinde olduğu battaniye mi? Selma sadece omuz silkti ve “Yıkarken mahvoldu,” dedi. Hatta o düğün portresi bile —annemle babamın nikahtan hemen sonra güneşte gülümserken çekilen o karesi— duvardan indi. Yerine Selma ile babamın balayında, bir plajda eş gözlüklerle sırıttıkları bir fotoğraf geldi. Bağırmak istiyordum ama babam bunların hiçbirini görmüyordu. Hep çalışıyordu. O eve gelene kadar Selma çoktan gülümseyerek tüm değişiklikleri yapmış oluyordu. Bir şey diyecek olsam başını yana eğer ve o nazik ama tepeden bakan cümlelerinden birini kurardı. “Tatlım, hala yas tutuyorsun, anlıyorum. Ama yıllar geçti. Alışacaksın.” Annemi oda oda sildi ve ben onu durduramadım. Fakat kutsal olan bir tek şey güvende kaldı: Annemin gelinliği. Onu dolabımın en arkasına, sıkıca kapatılmış bir kılıf içinde bir hazine gibi sakladım. Bazen ona dokunup dokunmadığından emin olmak için kontrol ederdim. Ve her seferinde parmaklarımı dantellerin üzerinde gezdirip fısıldardım: “Bu olmaz. Buna asla.” Yıllar geçti. Üniversiteyi bitirdim, işe girdim ve bir hayat kurdum. Sonra Kerem çıktı karşıma. Çıktığım hiç kimseye benzemiyordu. Sakin ve sıcaktı; tüm kalbiyle dinleyen o insanlardandı. Bir arkadaş toplantısında tanıştık ve birkaç hafta içinde anladım: Bu, güvenebileceğim biriydi. İlk öpüştüğümüz parkta diz çöktüğünde, sorusunu bitirmesine bile izin vermeden “Evet” dedim. Yüzüğü parmağıma taktığı an ne giyeceğimi biliyordum. Tartışmaya kapalıydı. Hiçbir lüks butik elbisesi, beni bekleyen o şeyin yanına bile yaklaşamazdı. Annemin gelinliğini giyecektim. Onun yürüdüğü yoldan, onun hak ettiğime hep inandığı o sevgiye doğru aynı gelinlikle yürüyecektim. İlk kez denediğimde kapıyı kilitledim ve odamda çıplak ayakla durdum. Kılıfın fermuarını açarken ellerim titriyordu. Kumaş dışarı süzüldü, bunca yıl sonra hala parlıyordu. Yavaşça ve hürmetle içine girdim. Tam oldu. Hiçbir terzi işlemine gerek yoktu. Sanki benim için dikilmiş gibiydi. Aynaya döndüm ve bir saniye nefesim kesildi. Sadece kendimi görmüyordum; onu görüyordum. Annemin benim gözlerimden gülümsediğini görüyordum. Yanaklarımdan yaşlar süzüldü. “Anne, benimlesin,” diye fısıldadım. Selma’nın içeri girdiğini duymamıştım. Kapı eşiğinde kollarını kavuşturmuş duruyordu, gözleri gelinliği sanki bir çöp parçasıymış gibi süzüyordu. “Gerçekten mi Zeynep? O eski şeyi mi giyeceksin?” Dudakları büküldü. “Kendini rezil edeceksin. Gelinler yeni elbiseler giyer. Modern elbiseler. Tavan arasından çıkma paçavraları değil.” Kumaşı kendime daha sıkı bastırdım. “Bu bir paçavra değil. Annemin.” Alaycı bir ses çıkardı. “Kendini duyuyor musun? Kendi düğününe o antika ile girip tüm ailemizin adını lekeleyeceksin. İnsanlar senin için ucuzcu, düzgün bir gelinlik bile alamamış diye fısıldaşacak. Hepimizi utandıracaksın Zeynep. Evliliğine gerçekten böyle mi başlamak istiyorsun?” Sözleri sertti ama geri adım atmadım. “İnsanların ne fısıldaşacağı umurumda değil,” dedim. “Bu gelinliği giyeceğim. Bu son kararım.” Yüzünden karanlık bir ifade geçti. Sesini alçalttı. “Pişman olacaksın,” diye mırıldandı ve sertçe dönüp gitti. Düğüne giden günlerde evin içinde bir gölge gibi dolaştı. Çekmeceler daha sert kapandı, bardaklar daha gürültülü çarptı. Aldığı her nefes bir yargılama taşıyordu. Onu görmezden geldim. Odaklanmam gereken daha önemli şeyler vardı: Kerem’le bir hayat planlamak, yeminlerimi yazmak, oturma düzenini ayarlamak. Onu dışarıda bıraktım. Ve düğün sabahı geldi. Heyecanlı bir gülümsemeyle dolabımı açtım. Ellerim gelinlik kılıfına uzandı. Boştu. Kalbim kaburgalarıma çarptı. Bir şekilde gözden kaçırmış olmayı umarak o boşluğa bakakaldım. Ama yoktu. Gelinlik gitmişti. Odayı altüst ettim. Çekmeceleri boşalttım, yatağı ters düz ettim, kirli sepetini deştim. Ama hiçbir şey bulamadım. Dizlerimin üzerine çöktüm, hıçkırıklar göğsümü parçalıyordu…

devamı sonraki sayfada…