“Dışarı çık,” dedi eniştem.
Babam Hamdi Bey, anne ve babamın kırkıncı evlilik yıldönümü için aldığım deniz kenarındaki evin kapısında donup kalmıştı. Bir eli hâlâ pirinç kapı kolundaydı, diğerinde ise küçük bir pazar poşeti duruyordu. Arkasında, Şile sahilinin kayalıklarına vuran gri dalgalar gürlüyordu. Normalde sakin ve huzurlu bir sabah olması gerekiyordu.
Bunun yerine annem, ayakta durmakta zorlanacak kadar şiddetli ağlıyordu.
“Burası senin evin değil,” diye tekrarladı Serkan, sanki babam duymuyormuş gibi bu kez daha yüksek bir sesle. “İstediğin zaman öylece içeri giremezsin.”
Annem Leyla Hanım, üzerinde hırkası ve ayaklarında terlikleriyle dışarıda duruyordu; gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Beni aradığında sesi titriyordu. “Eren… Hemen gelmen lazım. Kilitleri değiştirmiş.”
Şimdi ise bavulları, sanki kapı dışarı edilmişler gibi verandada duruyordu.
“Neler oluyor burada?” diye hesap sordum.
Serkan sırıttı. “Güzel, geldin. Bu konuyu bir açıklığa kavuşturalım.”
devamı sonraki sayfada…