Aile Baskısı ve Bağımsızlık

Uzun mesaimin ortasında telefonum titredi; bir anlık bir safça heyecanla daha ekrana bakmadan gülümser gibi oldum. Doğum günümdü.

Ailemden kimsenin bir süredir bu tarz günleri hatırladığı yoktu ama yine de içimden bir parça beklemişti işte. Basit bir şey umuyordum. Bir mesaj. Bir “iyi ki doğdun.” Önemli olduğumu kanıtlayan sıradan ve sıcak bir şeyler.

Bunun yerine, ellerim karamel şurubundan yapış yapış bir halde kafe tezgahının arkasında dururken ekranım annemin adıyla aydınlandı ve gelen mesaj içimdeki her şeyi bir anlığına durdurdu: Arabanı sattık. Önce aile gelir. Burada yaşamana izin verdiğimiz için şükretmelisin. Anlamlandırmaya çalışarak bir iki kez gözlerimi kırptım. Ağzım sanki hiçbir şey değişmemiş gibi bir müşterinin sorusuna cevap vererek otomatiğe bağlamıştı.

Sonra ikinci mesaj geldi: Kardeşin üniversiteye başlıyor. İlk dönem harcını sen ödeyeceksin. 200.000 TL. Bu hafta yatması gerekiyor.

Rica yoktu. Bir konuşma yoktu. Sadece bir emir. İçimde bir yerlerde bir şeyler sessizce ama tamamen yer değiştirdi. Mesaimi bir makine gibi bitirdim. Gülümsedim, kahve doldurdum, dünyam yana yatmamış gibi havadan sudan konuştum. Ama akşamın ılık havasına adım attığımda, her zaman park ettiğim yer boştu. Başka yere çekilmemişti. Ödünç alınmamıştı. Gitmişti. O araba benimdi. Pahalı değildi, kusursuz değildi ama hayatımdaki hemen hemen hiçbir şeyin olmadığı kadar benim malımdı. Onun için çalışmış, biriktirmiş, fedakârlık yapmıştım. Özgürlüktü o. Kendi başıma bir şeyler inşa edebileceğimin kanıtıydı. Ve sormadan elimden almışlardı. Kısa, kırık bir kahkaha attım ve yürümeye başladım.

Eski iş ayakkabılarımla, nemli sıcağın altında, midemde kahve ve göğsümde o ağır gerçekle beş kilometre yol yürüdüm. Yürüdükçe anılar zihnimde, yıllar önce çözmem gereken bir yapbozun parçaları gibi birer birer dizildi. Sessizce ödediğim her fatura. Çözdüğüm her sorun. İşler sarpa sarmasın diye araya girdiğim her an. Yardım ettiğimi sanmıştım. Yardım etmiyordum. Kullanılıyordum.

Nihayet kapıdan içeri girdiğimde her şey tam olarak aynı görünüyordu. Bu durum işleri daha da kötüleştiriyordu sanki. Hiçbir şey olmamış gibi. Bu normalmiş gibi. “Arabamı gerçekten sattınız mı?” diye sordum. Annem kafasını bile kaldırmadı. “Yapmamız gerekeni yaptık.” Sesi sakindi. Pratik bir tondu. Benim malımdan değil de mutfak alışverişinden bahseder gibiydi. “Önce aile gelir,” diye ekledi. O sırada babam araya girdi, sesi sertti. Beni büyüttükleri, doyurdukları, bana kalacak yer verdikleri için onlara borçlu olduğumu söyledi.




devamı sonraki sayfada…