Ahırdaki Atın Değişik Halleri

Ahırın sessizliği içinde bir adım daha attığınızda, samanların hafifçe ezilen sesi yankılandı. At başını yavaşça kaldırdı; iri, sakin gözleri doğrudan size çevrildi. O bakışta acele yoktu, korku yoktu—yalnızca tanıdık bir huzur vardı. Sanki sizi uzun zamandır bekliyormuş gibiydi.

Elinizi uzattınız. Önce tereddüt ettiniz; çünkü bazı dostluklar kelimelerle değil, sabırla başlar. At, burnunu usulca avucunuza yaklaştırdı. Nefesi sıcaktı, güven vericiydi. Parmaklarınız tüylerinin üzerinde gezinirken, içinizde uzun zamandır susturmaya çalıştığınız düşünceler birer birer su yüzüne çıkmaya başladı.

Şehirden kaçıp buraya gelişinizin bir sebebi vardı. Gürültüden, kalabalıktan, insanların bitmeyen beklentilerinden yorulmuştunuz. Herkes bir şey olmanızı isterken, siz yalnızca biraz durmak istemiştiniz. Belki de bu yüzden, bu eski ahır ve bu sessiz at size bir sığınak gibi gelmişti.

Ahırın sahibi yaşlı adam, kapının eşiğinde belirdi. Elinde eski bir fener vardı, yüzündeki çizgiler yılların hikâyesini taşıyordu.

“Onun adı Kırgın,” dedi hafifçe gülümseyerek.

“İlginç bir isim,” dediniz.

“Çünkü o da insanlar gibi zamanında çok şey kaybetti.”

Bu cümle havada asılı kaldı.

Yaşlı adam ağır adımlarla yaklaştı. “Bir zamanlar yarış atıydı. Güçlüydü, hızlıydı, herkes ona hayrandı. Ama bir gün düştü. Sonra herkes onu unuttu. İnsanlar, işine yaramayan şeyleri çabuk terk eder.”

Kırgın sessizce sizi izliyordu.

“Peki şimdi?” diye sordunuz.

“Şimdi,” dedi adam, “o sadece var olmayı öğrendi. Ve inan bana, bazen en büyük zafer budur.”

Bu sözler, beklenmedik bir şekilde içinize işledi. Belki siz de düşmüştünüz. Belki siz de kendi yarışınızda yorulmuş, geride kalmış hissediyordunuz. Ama burada, bu ahırda, bu atın yanında ilk kez başarısızlık bir son gibi değil, yeni bir başlangıç gibi görünüyordu.

Ertesi sabah güneş, ahırın küçük pencerelerinden içeri altın gibi süzüldüğünde, kendinizi yine onun yanında buldunuz. Kırgın bu kez ayağa kalktı ve size doğru birkaç adım attı. Sanki artık sizi kabul etmişti.

Birlikte dışarı çıktınız.

Kırların üzerinde hafif bir sis vardı. Uzakta dağlar sabah ışığında sessizce yükseliyor, rüzgâr otların arasında eski bir şarkı gibi dolaşıyordu. Kırgın’ın sırtına bindiğinizde korkmadınız. Çünkü bazen güven, bir anda değil; sessizce, fark edilmeden büyür.

At yürümeye başladı.

Her adımda, içinizdeki yük biraz daha hafifliyordu. Her nefeste, unuttuğunuz bir parçanızı geri alıyordunuz. Ve o an anladınız:

Bazı yolculuklar bir yere varmak için değil, kendine geri dönmek içindir.

Kırgın sizi patikanın sonundaki küçük tepeye çıkardı. Oradan bütün vadi görünüyordu. Dünya büyük, hayat karmaşık, gelecek belirsizdi. Ama ilk kez bundan korkmadınız.

Atın yelesini okşadınız ve hafifçe fısıldadınız:

“Sanırım artık eve nasıl döneceğimi biliyorum.”

Kırgın başını hafifçe eğdi.

Bazı cevaplar konuşmazdı zaten.

Sadece yanınızda dururdu.

1 2