Ailenin Yalanları ve Askerin Dönüşü

“Kamyonetten inme,” dedi Ahmet Efendi, titreyen parmaklarıyla kapıları kilitleyerek. “Annen az önce 155’i arayıp bahçesinde firari bir mahkûm olduğunu söyledi.” Ön camdan bakıp dört uzun yıl boyunca zihnimde canlandırdığım eve diktim gözlerimi. Beyaz sundurma. Mavi panjurlar. Aynı çatlak garaj yolu. Posta kutusunun yanındaki aynı küçük seramik melek biblosu.

Ve içerideki bütün perdeler sıkı sıkıya kapatılmıştı.

Hâlâ üniformamın içindeydim. Kuveyt’in kumu muhtemelen hâlâ botlarımın dikişlerindeydi. Askeri çantam dizlerimin üzerinde duruyor, terhis belgelerim göğüs cebimde katlı duruyordu; binlerce kez hayal ettiğim o yuvaya dönüş anı ise ortalıkta yoktu. Bunun yerine, köşeden sirenlerini işleterek üç polis otosu döndü. Arkalarından komşular, öğretmenler, cami cemaatinden insanlar ve kameramanı çoktan olay yerine doğru koşmaya başlamış yerel bir haber minibüsü geliyordu.

“Tam olarak ne söylemiş onlara?” diye fısıldadım. Ahmet Efendi zorlukla yutkundu. “Tehlikeli olduğunu söylemiş. Hapishaneden erken tahliye edildiğini söylemiş. Kimsenin o üniformaya güvenmemesi gerektiğini söylemiş.”

Mideme buz gibi bir ağrı saplandı. Tam o esnada ön kapı aralandı. Annen, sanki trajik bir film sahnesinde oynuyormuş gibi bir elini boğazına bastırmış, üzerinde soluk renkli bir hırkayla orada duruyordu. Babam ise arkasındaydı; yüzü kıpkırmızı, kaskatı bir halde kapının pirinç emniyet zincirini tutuyordu. “Eylül,” diye seslendi annem, sesini bütün sokağın duyabileceği kadar yükselterek, “lütfen işleri zaten olduğundan daha da zorlaştırma.”






devamı sonraki sayfada…