Anadolu’nun içlerinde, zamanın unuttuğu ücra bir köydeki toprak kokusu tam 6 yıl öncesiyle aynıydı: yakılmış odun, sıcak toprak ve köy evlerinde sac üzerinde pişen bazlama ekmeği… Emir için bu koku, hem bir tokat gibi geçmişi hem de kalbini aynı anda çarptı. Lüks siyah bir SUV’un arka koltuğunda, özel şoförüyle ve sonuna kadar açılmış klimayla oturuyordu. Dışarıdan bakıldığında pahalı İtalyan ayakkabıları, tasarım bir takım elbise ve küçük bir servet değerindeki saatiyle bambaşka bir dünyaya aitti.
Sadece 48 saat önce İstanbul’daki bir gökdelenin en üst katında, yıllarca uykusuz gecelerle geliştirdiği mobil uygulamayı satarak 3.000.000 dolar değerinde bir anlaşmaya imza atmıştı. Ama o servetin, o başarı hikâyesinin onun için tek bir anlamı vardı: annesi Zehra’ya geri dönmek.
Emir’in zihni 6 yıl öncesine gitti. Babası uzun süren bir hastalıktan sonra vefat etmiş, geride dökülmek üzere olan bir ev ve yoksulluk bırakmıştı. Emir o zamanlar tarlalarda gündelik işçilik yapmayı bile düşünmüş, hayallerinden vazgeçmek istemişti. Ama bir gece annesi Zehra, eline sıkıca sarılmış bir para demeti bırakmıştı: 15.000 TL.
“Git oku oğlum,” demişti titreyen sesiyle. “Senin aklın bu topraklarda çürüyecek bir şey değil. Anne her zaman bir yol bulur.”
Emir ağlayarak köyden ayrılmış, yıpranmış üç gömlek ve eski bir çantayla büyük şehre gitmişti. Kendine tek bir söz vermişti: geri dönecek ve annesine kraliçeler gibi bir hayat yaşatacaktı.
Araç köy yoluna saptı. Uzakta, kuru tepelerin üzerinde yükselen dört devasa kara duman sütunu görünüyordu. Bunlar, köyün korkulan adamı Hacı Cemal Ağa’nın tuğla ocaklarıydı. Ağa, toprakların büyük kısmını elinde tutan, borç tuzaklarıyla insanların hayatını sömüren acımasız biriydi.
Araç yavaşça ilerlerken Emir gerçek bir cehenneme tanıklık etti. Yüzleri külle kaplı kadınlar ve erkekler, yakıcı güneşin altında durmaksızın çalışıyordu. Birden kalbi sıkıştı. Gözleri küçük, kamburlaşmış bir kadına takıldı.
Sırtında 15 ağır, hâlâ sıcak tuğla taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Başında solmuş bir yazma, ayakları sürüne sürüne ilerliyordu. Her adımı bir işkence gibiydi.
—Durun! Hemen durun! —diye bağırdı Emir, boğazı düğümlenmişti.
Zırhlı araçtan hızla indi. Fırınların yakıcı sıcaklığı yüzüne çarptı. Kadına doğru koşacakken, sert ve zehir dolu bir ses havayı yardı:
—Hadi hareket et, işe yaramaz kadın!
Bu, ustabaşıydı. Dev gibi bir adam, yerdeki su kovasını tekmeyle devirdi. —Bu ayki 90.000 TL faiz borcunu unuttun mu? Eğer akşama kadar 600 tuğlayı bitirmezsen seni bu topraklardan köpek gibi atarım!
Kadın başını kaldırdı. Yüzü is, ter ve gözyaşı içindeydi. Emir’in dünyası o anda yıkıldı. Bu onun annesiydi. Ama hatırladığı Zehra’dan geriye hiçbir şey kalmamıştı: yüzü derin çizgilerle dolu, elleri yanmış, bedeni yılların yüküyle çökmüştü.
—Tamam… hemen yapıyorum patron… —dedi Zehra, sesi neredeyse duyulmuyordu. —Biraz nefes almama izin verin.
—Burada nefes yok! —diye alay etti ustabaşı, elindeki kalın kamçıyı kaldırarak. —Oğlunu şehre gönderdin diye kendini bir şey sandın! Borcunu öde!
Kamçı havayı yararak Zehra’nın sırtına doğru inerken, Emir’in damarlarında kan kaynamaya başladı. Köylünün ve o zalim adamın bilmediği tek şey vardı: Az sonra üzerlerine çökecek olan fırtına…
Devamı Sonraki Sayfada….