Hastanenin keskin ışıkları altında, kaburgalarım sıkıca sarılmış, sol kolum askıda ve saç diplerimde kurumuş kan lekeleriyle yatarken kızım aradı. Sesi, sanki bir balayı müjdesi veriyormuş gibi parlak, hatta heyecanlı geliyordu.
“Baba, yarın evleniyorum, o yüzden sakın gelme. Ha, bu arada evini ve arabanı da sattık. Hadi eyvallah.”
Üç uzun saniye boyunca duyduğum tek şey, yanımdaki monitörün yavaş bip sesi oldu.
Sonra, “Peki Selin,” dedim. “Ama bir şeyi unuttun.”
Duraksadı. “Ne saçmalıyorsun?”
Güldüm.
Yüksek sesle değil. Sadece yorgun, kırık dökük bir gülüştü bu; göğsümden sızarak çıkan ve kapı eşiğindeki hemşirenin bana bakmasına sebep olan bir gülüş. Çünkü sattığı ev, aslında hiçbir zaman satabileceğim bir malım olmamıştı.
Araba da öyle.
Selin her zaman benim zayıf olduğumu düşünmüştü. Annesi vefat ettikten sonra onu tek başıma büyüttüm; gece mesailerine kaldım, yarı uykulu halde kahvaltılar hazırladım, üniversite masraflarını karşıladım, kredi kartı borçlarını iki kez sıfırladım. Eski ceketimle dalga geçmesini ya da küçük muhasebe ofisime “iç karartıcı” demesini görmezden geldim.
Sonra Volkan çıktı ortaya.
Sinsi. Karizmatik. Her zaman daha fazlasına aç. Dişlerini göstererek gülümseyen ama gözleriyle paranızı sayan o adamlardan biri. Altı ay içinde Selin, nakit paraya sıkışmadığı sürece uğramaz oldu. Sekizinci ayda bana “baskıcı” demeye başladı. Onuncu ayda ise, “eğer sağlığın kötüleşirse işleri yönetmeme yardım etmen için” diyerek bana “rutin evraklar” imzalatmak istedi.
devamı sonraki sayfada…