Düğününe sadece 1 saat kala

Saat 16:17’de, ateşin etrafında nikâh için hazırlanmasına dakikalar kala Elif, ağır kırmızı gelinliğini bile toparlamadan arkasını dönüp Boğaz’ın soğuk sularına kendini bıraktı.

Boğaz kıyısındaki eski taş iskele, lüks otelin arka tarafında gizlenmişti. Daha birkaç saniye önce orada duruyordu. Yarı düşmüş duvağı omzundan sarkıyor, göz kalemi gözyaşlarıyla yüzüne dağılmış, kulağında hâlâ davul-zurna sesleri, akrabaların fısıltıları ve sabah annesinin söylediği o cümle yankılanıyordu: “Bugün öyle bir gelin ol ki kimse seni unutamasın.” Bu inatla, yüzbinlerce liraya mal olan, inci ve taşlarla ağırlaştırılmış gelinlik yaptırılmıştı.

Ama suya düşer düşmez o ağırlık onun sonu oldu.

Buz gibi Boğaz akıntısı nefesini kesti. Saten kumaş, tarlatan ve ıslanan etekler bacaklarına dolandı. Yukarı çıkmaya çalıştı ama gelinlik onu aşağı çekiyordu. Göğsü yandı, gözlerinin önünde dünya bulanıklaştı. Bir an için “belki de böyle olmalı” diye düşündü. Ne düğün kalacaktı ne de onu bir vitrin gibi süsleyen o sahte hayat.

Sonra biri onu yakaladı.

Güçlü iki kol onu suyun içinden çekip çıkardı. Öksürerek, su kusarak yarı baygın halde taş zemine sürüklendi. Üzerine eğilen adam da sırılsıklamdı. Geniş omuzlar, ıslak saçlar, sert ama sakin bir yüz… panik içinde bile kontrolünü kaybetmeyen biriydi.

“Sesimi duyabiliyor musunuz?” dedi hızlıca.

Elif cevap vermek istedi ama ağzından sadece su çıktı.

Cerrah, nabzını kontrol etti. Ardından gelinliğin üstünden dikkatle karnına bastırarak bir yaralanma olup olmadığını anlamaya çalıştı. Tam o anda yüzü değişti. Kaşlarını çattı, ıslak kumaşın katlarını inceledi ve gelinliğin iç kısmını hafifçe kaldırınca bir an dondu kaldı.

Yaralanma yoktu.

Korse ve astarın içine, beline sıkıca bağlanmış su geçirmez siyah bir paket vardı. İçinde banknot desteleri duruyordu. Çok fazla.

Adamın gözleri büyüdü. “Bunu kim bağladı?”

Elif yarı baygın halde titredi. Zayıf bir hareketle adamın kolunu tuttu. “Onların… eline geçmesin…”

Arkadan sesler yükseliyordu. Otel çalışanları koşuyordu. Annesinin çığlığı Boğaz kıyısında yankılanıyordu. Davetliler uzaktan izliyor, kimse yaklaşamıyordu. O sırada damat Kerem de merdivenlerden koşarak geldi.

“Elif!” diye bağırarak dizlerinin üzerine çöktü. “Allah’ım…”

Ama onu kurtaran cerrah geri çekilmedi. Islak gelinliğin kumaşını düzeltti ve Kerem’e baktı. Bakışlarında bir anda keskin bir şüphe parladı.

Elif’in kalbi hızlandı. Çünkü en korkunç şeyin Boğaz’a atlamak olmadığını anladı. En korkunç şey hayatta kalmış olmasıydı. Eğer Kerem, o siyah paketin hâlâ onun üzerinde olduğunu fark ederse… bu kez mesele sudan ya da kazadan çok daha farklı olabilirdi.

Ve şimdi olacaklara inanmak neredeyse imkânsızdı…..

Devamı Sonraki Sayfada…