İşte hikâyenin Türk kültürüne ve isimlerine uyarlanmış, akıcı bir dille yapılmış çevirisi:
Komşum Dilek Hanım saat 14:17’de aradığında neredeyse açmayacaktım. Ankara’daki diş kliniğinde oldukça yorucu bir mesainin tam ortasındaydım ve Dilek Hanım gerçekten önemli bir şey olmadıkça beni asla aramazdı. Telefonu açar açmaz, “Merve, senin kapının önünde bir nakliye kamyonu var. İki adam eve eşya taşıyor,” dedi.
Dondum kaldım. “Ne?”
Sesi alçalarak devam etti: “Anne ve baban da burada. Kız kardeşin de yanlarında. Anahtarları var.”
Bir an için acil bir durum olduğunu düşündüm. Su borusu mu patladı? Hırsız mı girdi? Yangın mı çıktı? Sonra Dilek Hanım midemin buz kesmesine neden olan o cümleyi kurdu:
Sokağıma saptığımda nakliye kamyonu hâlâ oradaydı. Ön kapım ardına kadar açıktı. Girişte üst üste yığılmış kolileri ve parkelerimin üzerinde sürüklenen yabancı bir köşe koltuğunu görebiliyordum.
İçeride annem, mutfakta sanki evin sahibiymiş gibi insanlara talimat veriyordu. Babam lambaderleri taşıyordu. Tuğba ise beysbol şapkalı, yapılı bir adamla gülüşüyordu; bu sırada iki çocuk çamurlu ayakkabılarıyla merdivenlerimden yukarı koşturuyordu.
Onlara bakakaldım. “Bu ne demek oluyor?”
Tuğba, sanki onun gününü mahveden benmişim gibi bana döndü. “Harika, gelmişsin. Bu Murat; geçici bir yere ihtiyacımız vardı.”
“Geçici mi?” diye tekrarladım.
Annem iç geçirdi. “Amma dram yaptın. Dört odalı evde tek başına yaşıyorsun. Kız kardeşinin ailesinin alana ihtiyacı var.”
devamı sonraki sayfada…