Lise yıllarımdan beri sevdiğim kızla evlenmek için tam kırk dört yıl bekledim; düğün gecemizin sonsuzluğun başlangıcı olacağına emindim. Fakat titreyen elleriyle gözlerimin içine bakıp “Sana hiç anlatmadığım bir şey var,” diye fısıldadığında, inandığım her şey paramparça oldu. Tanıdığımı sandığım kadın, sessiz bir acıyı yapayalnız omuzlarında taşımıştı… Ve şafak sökmeden önce, nikahta beni bekleyen tek şeyin aşk olmadığını anladım.
On yedi yaşımdan beri sevdiğim kadınla nihayet evlendiğimde altmış iki yaşındaydım. Onun adı Ceylan’dı; şimdi bile ismini düşünmek beni Atatürk Lisesi‘nin koridorunda onu ilk gördüğüm ana götürüyor; göğsüne bastırdığı kitaplarla omuzunun üzerinden birine gülümsediği o ana. O, hiç çaba sarf etmeden girdiği odayı huzura boğan türden bir kızdı. O zamanlar çok parasızdım, kendime hiç güvenmiyordum ve hissettiklerimi söyleyip onu kaybetmekten ölesiye korkuyordum. Mezuniyetten sonra hayat bizi farklı yönlere savurdu. Ben bahriyeli olarak askere gittim, sonraki yıllarımı Bursa’da bir inşaat şirketi kurarak geçirdim. O ise Sakarya’da rehber öğretmen oldu, genç yaşta evlendi ve benim müdahale etmeye hakkım olmadığını düşündüğüm bir hayatın içinde kaybolup gitti. Ancak bazı aşklar asla solmaz. Beklerler. Kırk dört yıl sonra, onun eşi vefat edip benim de evliliğim çoktan bittikten sonra, ikimizin de gitmeyi planlamadığı bir lise mezunlar gününde yollarımız tekrar kesişti. Bir yavaş dans telefon görüşmelerine, telefon görüşmeleri ziyaretlere dönüştü. Ziyaretler ise insana yeni bir başlangıçtan ziyade, nihayet eve dönmüş hissi veren o eşsiz yoldaşlığa dönüştü.
Acele etmedik. Bizim yaşımızdaki insanlar havai fişek peşinde koşmaz. Daha temkinli hareket edersiniz çünkü huzur her şeyden daha önemlidir. Ceylan; nazik, düşünceli ve beni hem genç hem de vakur hissettiren o sessiz mizahıyla yanımdaydı. Yine de bazen benden çok uzaklara daldığı anlar olurdu. Onu pencereden dışarı bakarken ya da hırkasının ucunu çekiştirirken yakalardım; ne olduğunu sorduğumda ise gülümser ve şöyle derdi: “Sadece eski anılar Deniz. Endişeleneceğin bir şey yok.” Ona inandım, çünkü inanmak istedim.
Düğünümüz Ekim ayı başlarında, göl kenarındaki küçük bir butik otelde yapıldı. Yapraklar kızıl ve altın sarısına bürünmüştü, hava keskin bir sonbahar kokuyordu ve oradaki herkes bize hayatın hala sürprizlerle dolu olduğunun kanıtıymışız gibi bakıyordu. O gece, misafirler ayrılıp müzik sustuğunda, yarı açılmış hediyeler ve solmaya yüz tutmuş güller arasında balayı odasında yalnız kaldık. Ceylan titreyen elleriyle küpelerini çıkardı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Yanına yaklaştım ve yumuşak bir sesle, “Hey, bitti işte. Artık nefes alabilirsin. Başardık,” dedim. Bana sanki sesim çok uzaklardan geliyormuş gibi baktı. Sonra yatağın kenarına oturdu ve ellerini o kadar sert birbirine bastırdı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi.
devamı sonraki sayfada…