Şu an 38 yaşındayım ama bazı yaralar asla kapanmıyor, sadece onları daha derine saklamayı öğreniyorsunuz.
17 yaşımda hamile kaldığımda, itibarlarını kızlarının kalbinden daha çok önemseyen nüfuzlu ailem, beni kimsenin gerçeği öğrenemeyeceği gözden ırak bir “sağlık merkezine” kapatmıştı. Doğum sancılarım başladığında yapayalnızdım. Bebek dünyaya geldiğinde ise onu bir saniye bile kucağıma almama izin vermediler. Annem kapıda belirdi ve buz gibi, kusursuz bir ifadeyle sadece, “Kurtulamadı,” dedi.
Ne bir veda, ne bir mezar, ne de bir kanıt… Sadece koca bir hiçlik. Bana hayatıma devam etmemi söylediler ve daha ne olduğunu bile idrak edemeden beni üniversiteye gönderdiler. Böyle bir şeyi unutamazsınız, sadece bu yükle yaşamayı öğrenirsiniz.
Aradan tam 21 yıl geçti.
Dün sabah bahçemle ilgilenirken yan eve bir nakliye kamyonu yanaştı ve kamyondan o indi. Aynı koyu renk bukleler, aynı elmacık kemikleri ve tıpkı benim çenem… Onu gördüğüm an kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu.
“Merhaba, ben Eren,” diyerek gülümsedi. “Görünüşe göre yeni komşunuzum.”
Tanışma faslını zar zor, nefes nefese atlattım. Hemen eve koşup artık benimle yaşayan babama durumu anlattığımda yüzü anında bembeyaz kesildi.
Titreyen ellerini benden saklamaya çalışarak, “Kafanda kuruyorsun, şu işe yeniden başlama!” diye kestirip attı. Ama gözlerindeki paniği gizleyememişti.
Üç gün sonra Eren, yeni komşuları olarak bizi kahve içmeye davet etti. Neredeyse gitmeyecektim ama içgüdülerime engel olamadım. Onun evine girip salona adım attığım an ise olduğum yerde donakaldım.
Tekli koltuğunun üzerinde küçük, örgü bir battaniye duruyordu. Mavi yünlü, üzerinde sarı kuş desenleri olan bir battaniye.
Onu 17 yaşımdayken o odada kendi ellerimle ben örmüştüm. Oysa annem bana, o hastaneden ayrılırken battaniyeyi yaktığını söylemişti.
Oda etrafımda dönmeye başladı. Düşmemek için kapı pervazına sıkıca tutundum. Eren yüzümdeki dehşeti görüp şaşkınlıkla bana bakarken, zar zor yutkunarak fısıldadım:
“Onu… nereden buldun?”
Bana dönüp söylediği iki cümlelik cevap, yirmi bir yıllık o devasa yalanı paramparça edip tüm hayatımı altüst edecekti…
Oda etrafımda dönmeye başladı. Düşmemek için kapı pervazına sıkıca tutundum. Eren yüzümdeki dehşeti görüp şaşkınlıkla bana bakarken, zar zor yutkunarak fısıldadım:
“Onu… nereden buldun?”
Bana dönüp söylediği iki cümlelik cevap, yirmi bir yıllık o devasa yalanı paramparça edip tüm hayatımı altüst edecekti:
“Beni doğduğum gün evlat edinen ailem, bu battaniyeyi bana öz anneannemin verdiğini söyledi. Aylar önce evlatlık belgelerimi bulduğumda, o kadının sizin anneniz olduğunu öğrendim ve buraya aslında tam olarak bu yüzden taşındım.”
Sözleri zihnimde yankılanırken zaman tamamen durdu sanki. Havada asılı kalan o kelimeler, beynimin içinde defalarca tekrar ediyordu. Öz anneannem… Sizin anneniz… Bu yüzden taşındım… Boğuluyordum. Ciğerlerimdeki tüm hava bir anda boşalmış, yerini odayı dolduran ağır ve dayanılmaz bir gerçekliğe bırakmıştı. Demek hiçbir şey tesadüf değildi. Yan evime taşınması, bana o sıcak, tanıdık gülümsemeyle “Merhaba,” demesi, bizi ısrarla kahveye çağırması… Hepsi ince ince planlanmıştı.
Ama şu an zihnimdeki asıl patlama onun buraya taşınması değildi. Asıl patlama, kendi etimden, kanımdan olan insanların, o çok saygıdeğer anne ve babamın bana yaşattığı o korkunç, o affedilmez ihanetti. Dile kolay, tam yirmi bir yıl. Yirmi bir yıl boyunca bebeğimin hastanede öldüğüne inanarak her gece gizli gizli gözyaşı dökmüş, aynaya her baktığımda kendimi eksik, kusurlu ve hatta suçlu hissetmiştim. Onu koruyamadığım için kendimden nefret etmiştim. Oysa o yaşıyordu. Şu an tam karşımdaydı. Hayattaydı. Ve annem… O kusursuz giyimli, buz gibi bakan annem, bebeğimi kendi elleriyle başkalarına vermiş, sonra da hastane odasının kapısında gözlerimin içine baka baka bana onun öldüğünü söylemişti. Üstelik o battaniyeyi de yaktığını iddia etmişti.
Eren bana doğru tereddütlü bir adım attı. Gözlerinde beklediğim öfke veya yargılama yoktu; aksine derin bir hüzün ve incinmişlik vardı. “İyi misiniz?” diye sordu usulca. Elini uzattı ama bana dokunmaya çekindiği her halinden belliydi. Titreyen ellerimle yüzümü kapattım ve daha fazla dayanamayarak hıçkırıklara boğuldum. Orada, hiç tanımadığım ama uğruna yirmi bir yılımı karalar bağlayarak geçirdiğim oğlumun salonunun tam ortasında, dizlerimin üzerine çöküp yılların birikimi olan bir acıyla ağladım. O da hiçbir şey söylemeden, sadece yanımda durup sakinleşmemi bekledi. Varlığı bile bir teselliydi.
Dakikalar sonra, nefesimi düzene sokmaya çalışarak başımı kaldırdığımda, yaşlı gözlerimin arasından onun yüzünü incelemeye başladım. Benim çenem… Babamın gençliğindeki o koyu renk, asi saçlar… Kendi yüz hatlarımın onda hayat bulmuş hali. Nasıl görememiştim? Bahçede onu ilk gördüğüm an içimin titremesi, kalbimin o amansız çırpınışı boşuna değildi. Bedenim, zihnimden önce tanımıştı onu.
“Neden?” diye fısıldayabildim, sesim çatallı çıkmıştı. “Neden bana bahçede, ilk karşılaştığımızda hemen söylemedin?”
“Emin olamadım,” dedi yumuşak ama kırgın bir sesle. Karşımdaki sandalyeye usulca oturdu. “Beni gerçekten isteyip istemediğinizi, olanlardan haberiniz olup olmadığını bilmiyordum. Yıllarca, belki de beni sizin vermek istediğinizi ve ailenizin size sadece yardım ettiğini düşündüm. Kendimi buna inandırmıştım. Ama az önce… O battaniyeyi gördüğünüz anki yüz ifadeniz, yıkılışınız… Her şeyi açıklıyordu. Siz gerçeği gerçekten bilmiyordunuz.”
Onun bu sözleriyle birlikte içimde aniden kavurucu, yıkıcı bir öfke alevlendi. Gerçeği bilmiyordum, evet. Ama bilen biri vardı. Evde, “Kafanda kuruyorsun, şu işe yeniden başlama,” diyerek beni delilikle suçlayan babam! O adam her şeyi başından beri biliyordu. Eren’e “Lütfen beni bekle, hemen döneceğim,” diyerek evden nasıl fırladığımı, bahçe çitlerini nasıl aştığımı hatırlamıyorum bile. Ayaklarım yere değmiyor gibiydi, sanki bir intikam meleği gibi kendi evimin kapısına dayandım. Kapıyı öyle bir hışımla açtım ki, içerideki o ağır ve yalan dolu sessizlik bir anda tuzla buz oldu
Devamı Sonraki Sayfada…